TMK.2 eBK.125, 126, 133, 139
Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Beyoğlu Asliye 1. Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.10.2001 gün ve 2000/228-550 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 05.04.2002 gün ve 2001/5866-2002/1687 sayılı ilamı ile, (...Dava, istisna (eser) sözleşmesinden kaynaklanan "alacak" istemine ilişkindir.
Mahkeme, süresinde yapılan zamanaşımı def`ini yerinde görerek, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine hükmetmiştir.
Karar, Dairemizce "24.09.1996 tarihli belgenin borç ikrarını havi belge niteliğinde olup olmadığının açıklığa kavuşturulması ve böylece zamanaşımı savunması hakkında bir sonuca varılması" gereğine işaretle bozulmuştur.
Mahkeme, zamanaşımı süresi içinde verilmemesi nedeniyle anılan belge üzerinde durulmadığı gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.
Hukuk Genel Kurulu ise; anılan belgenin bu nitelikte bir belge sayılıp sayılmayacağının delil ve karşı deliller toplanarak saptanması; o nitelikte bir belge ise, vaki ikrarın zamanaşımı def`inden zımmi (örtülü) feragat anlamına geldiğinin kabulü ile işin esası hakkında hüküm kurulması, aksi halde, yine ilk hüküm gibi karar verilmesi gerektiğinden bahisle ve değişik gerekçeyle direnme kararı bozmuştur.
Bozmadan sonra davacı vekiline yeni delillerini ve davalı vekiline de karşı delillerin ibraz için mehil verilmiş ise de, davacı vekili anılan belgenin borç ikrarını (tanıma) havi nitelikte olduğuna ilişkin yeni bir delil ibraz edememiş; ne var ki mahkemece bu belgenin borç ikrarı niteliğinde olduğu ve dolayısıyla yeniden feragat anlamına geldiği kabul edilerek, zamanaşımı ilk itirazının reddi ile işin esası hakkında hüküm kurulmuştur.
24.09.1995 tarihli belge yapılan tadilat ve müştemilat ikame işlemleri ile işin mali portresi hakkında rapordan ibaret olup hesaplaşma durumunun yüzde yüz olduğunu göstermektedir. Başka bir anlatımla, davalı iş sahibi, bu belgede herhangi bir borcu kabul ve ikrar etmiş değildir.
Bu durumda, somut olayda zamanaşımının geçmesi ve anılan belgenin de borç ikrarını havi nitelikte olmaması nedeniyle, ilk karar gibi davanın zamanaşımı yönünden reddine karar verilmesi yerine anılan belgeye yanlış anlam verilerek işin esası hakkında hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozulup, davacı vekilinin karar düzeltme istemi de Temyiz ilamında belirtilen gerektirici nedenler karşısında ve özellikle davacı yanca borç ikrarın havi belge olarak bildirilen 16.05.1996 günlü yazıda davalının borcu ikrar eden nitelikte bir beyanın bulunmamasına bu belgede yer alan "...sadece hizmetlerin sözleşmenin feshi tarihine kadar yerine getirilmiş olduğu için ücret talep etme hakkı mevcuttur..." şeklindeki ifade ile davalının davacıya tavsiye ve yol göstermede bulunduğunun anlaşılmasına göre, usulün 440 maddesinde sayılan nedenlerden hiç birisine uygun bulunmayan karar düzeltme isteğinin reddi) gerekçesiyle reddedilerek dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, istisna (eser) sözleşmesinden kaynaklanan "alacak" istemine ilişkindir.
İlkin belirtmekte yarar vardır ki, davacı yüklenici şirket ile davalı iş sahibi A. M.`nın 10.10.1983 tarihli sözleşme yapılarak Almanya İstanbul Başkonsolosluğu binasının restorasyonu konusunda anlaştıkları, şirket tarafından sözleşme uyarınca işe başlanarak sözleşme hükümleri yerine getirildiği sırada davalı tarafından bu sözleşmenin 21.02.1986 tarihinde tek taraflı olarak feshedildiği, sözleşmenin feshinden sonra davacı şirketin sözleşmenin (917). maddesinde mevcut yetki şartına uygun şekilde Berlin Eyalet Mahkemesinde dava açarak bir kısım alacaklarının tahsiline ve sözleşmenin sona ermemiş olduğunun tesitine karar verilmesini istediği; yapılan yargılama sonunda B. Eyalet Mahkemesinin 01.06.1989 tarihinde tefhim olunan kararı ile 71.644.000 DM alacağın tahiline karar verilip diğer isteklerin reddedildiği, bu kararın davacı şirket tarafından temyiz edilmesi üzerine Berlin Eyalet Yüksek Mahkemesinin 20.11.1990 tarihinde tefhim edilen kararı ile; Berlin Eyalet Mahkemesi kararının tasdik edildiği ve bu şekilde kararın kesinleştiği taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Eldeki dava kesin hesapla belirlenecek bedel farkına yöneliktir.
Mahkeme, davalı yanca süresinde ileri sürülen zamanaşımı defini yerinde görerek, "Taraflar arasındaki sözleşmenin feshedildiği 21.02.1986 gününde davanın açıldığı 21.07.1997 tarihine kadar olan süre içerisinde B.K. nun 126/4. maddesinde öngörülen beş senelik zamanaşımını gerçekleşmiş olduğu" gerekçesiyle davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar vermiştir. Bu karar özel dairece "24.09.1996 tarihli belgenin borç ikrarını havi belge niteliğinde olup olmadığının açıklığa kavuşturulması ve böylece zamanaşımı savunması hakkında bir sonuca varması" gereğine işaretle bozulmuş; Mahkeme ise "zamanaşımı süresi dolduktan sonra yapılan ikrarın bu süreyi kesmesinin söz konusu olamayacağını vurgulanması suretiyle ve önceki gerekçesiyle ilk kararında direnmiştir. Kararı davacı yüklenici şirket vekili temyiz etmiştir. Direnme kararını temyizen inceleyen Hukuk Genel Kurulu da anılan 24.09.1996 tarihli belgenin bu nitelikte bir belge sayılıp sayılmayacağının delil ve karşı deliller toplanarak saptanması; bu nitelikte bir belge ise, vaki ikrarın zamanaşımı def`inin zımni (örtülü) feragat anlamına geldiğinin kabulü ile işin esası hakkında hüküm kurulması; aksi halde yine ilk hüküm gibi karar verilmesi" gerektiğinden bahisle ve değişik gerekçeyle direnme kararını bozmuştur.
Bozmadan sonra davacı vekiline yeni delillerin ve davalı vekiline de karşı delillerini ibraz için mehil verilmiş, toplanan deliller karşısında mahkemece "Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozma kararı çerçevesinde yapılan inceleme sonunda; 24.09.1996 tarihli belgenin yetkili kişilerce düzenlenmiş ve alacaklıya yöneltilmiş borç ikrarını taşır nitelikte bir belge olduğu sonucuna vararak, bu belge itibariyle zamanaşımı definden zımmen feragat edildiği anlaşıldığından 15.07.2000 tarihli oturumda zamanaşımı itirazının reddine karar verilmiş ve işin esasına girilerek, davacı şirketin toplam 1.408.150 DM alacaklı durumda olduğu, bilirkişi raporları ile sabittir. Her ne kadar davalı vekili bilirkişi raporuna itiraz etmiş ise de bilirkişi raporu ibraz edilen ve toplanan delillere dayanan bir zarar olduğundan kapsam itibariyle bu itirazlar yerinde görülmemiştir. Bu nedenlerle bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar vermek gerekmiştir." gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 1.405.247 DM nin 27.02.1997 tarihinden itibaren % 6.5 oranı ile başlamak ve ödeme tarihine kadar değişen oranlarda nazara alınmak suretiyle hesaplanacak faiz ile birlikte fiili ödeme tarihindeki T.C. Merkez Bankasındaki efektif satış kuru üzerinden Türk Lirası karşılığının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine" hükmedilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine Yüksek Özel Dairece; "24.05.1996 tarihli belge, yapılan tadilat ve müştemilat ikame işlemleri ile işin mali portesi hakkında rapordan ibaret olup, hesaplaşma durumunun yüzde yüz olduğu göstermemektedir. Başka bir anlatımla, davalı iş sahibi, bu belgede herhangi bir borcu kabul ve ikrar etmiş değildir. Bu durumda, somut olayda zamanaşımının geçmesi ve anılan belgenin de borç ikrarını havi nitelikte olmaması nedeniyle, ilk karar gibi, davanın zamanaşımı yönünden reddine karar verilmesi yerine anılan belgeye yanlış anlam verilerek işin esası hakkında hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir." gerekçesi ile hükmün davalı yararına bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme; özellikle 24.09.1996 ve karar düzeltme aşamasında değerlendirilen 16.08.1996 tarihli belgelerin borç ikrarını havi, dolayısıyla zamanaşımı definden feragat anlamına geldiğini kabul ederek, zamanaşımı ilk itirazının reddi ile işin esası hakkında verilen ilk hükümde direnmiştir. Hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 16.08.1996 ve 24.09.1996 tarihli belgelerin davalıyı bağlayıcı ve alacaklıya yöneltilmiş borç ikrarını havi nitelikte bir belge sayılıp sayılmayacağı, davacı yanca bunu destekleyen delil ibraz edilip edilmediği, sonuçta ikrarın varlığının kabul edilip edilemeyeceği ve kabul edilirse bunun zamanaşımı def`inden zımni (örtülü) feragat anlamına gelip gelmediği noktasındadır.
Hukuk Genel Kurulu`nun ilk kararında da açıkça belirtildiği üzere; 6763 sayılı Türk Ticaret Kanunu`nun Mer`iyet ve Tatbik Şekli Hakkında Kanun`un 41. maddesiyle B.K. nun 126. maddesine eklenen 4. bent uyarınca "...müteahhidin kasdı veya ağır kusuru ile akdi hiç veya gereği gibi yerine getirmemiş, bilhassa ayıplı malzeme kullanmış veya ayıplı bir iş meydana getirmiş olması sebebile açılacak davalar hariç olmak üzere istisna akdinden doğan bütün davalar" beş senelik zamanaşımına bağlanmış; ancak, ayrık tutulan hallerde, B.K.nun 125. maddesindeki on senelik genel zamanaşımının uygulanması amaçlanmıştır.
B.K.nun 133. maddesinde de zamanaşımını kesen nedenler - sınırlama getirilmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir.
Yeri gelmişken vurgulamakta yarar vardır ki, borcun tanınması (ikrarı), tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının-kesme yönünden-bir sonuç doğurmayacağında kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda B.K. 139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.
B.K. nun 139. maddesi zamanaşımından feragati düzenlemiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragattan amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı def`ini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir def i hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir (Prof. Dr. Fikret EREN, Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, İstanbul 1994, c.III.s.497). Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı def`inde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkca bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı def`inde bulunmamasıyla veya def`i geri almasıyla da mümkündür.
Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı def`inden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle doğrulanmaktadır (Andreas Von TUHR, Borçlar Hukuku- Cevad Edege çevirisi - Ankara 1983 Sh. 710; Prof. Dr. Kenan TUNÇOMAĞ, Türk Borçlar Hukuku Genel hükümleri, istanbul 1976, sh.1273). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı def`ini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK.md.2`ye aykırıdır. Hukuken korunamaz.
Somut olayda, sözleşmenin feshedildiği 21.02.1986 gününden, gerek A. Milli Emlak İdaresinin 24.09.1996 tarihli kesin hesap belgesinin mahkemeye sunulduğu 07.11.1996 gününe ve gerek eldeki davanın açıldığı 21.07.1997 tarihine kadar olan süre içerisinde, B.K. 126/4. maddesindeki beş senelik zamanaşımının gerçekleştiği olgusu, mahkemenin kabulündedir ve tartışmasızdır. Daha sonra karar düzeltme aşamasında nazara alınan davalının 16.08.1996 tarihli cevabi yazısı da zamanaşımının gerçekleştiği olgusunu değiştirecek nitelikte değildir.
Sonuçta daha önce hükmüne uyulan ilk Hukuk Genel Kurulu kararında da açıkça belirtildiği gibi Mahkemenin zamanaşımı süresinin dolmasından sonra vücut bulan borç ikrarının B.K.nun 133/1. maddesinin özüne ve sözüne uygun düşen zamanaşımını kesen nedenlerden olmadığına ilişkin kabulü yerinde görülmüştür. Geriye alacaklıya yöneltilen beyanların zamanaşımı def`inden zımni (örtülü) feragat anlamına gelebilecek borç ikrarı niteliğinde olup olmadığının çözümlenmesi kalmaktadır. İşte bu noktada uyuşmazlığın düğümlendiği husus ve mahkemeye düşen iş; bahse konu belgenin yetkili kişilerce düzenlenip düzenlenmediği, dolayısıyla davalıyı bağlayıcı olup olmadığı yine zamanaşımı def`inden feragat anlamına gelecek nitelikte alacaklıya yöneltilmiş borç ikrarını havi bir belge sayılıp sayılmayacağının Hukuk Genel Kurulu kararında ifade edildiği şekilde delil ve karşı deliller toplanılarak tespit edilmesi ve varılacak sonuca göre de vaki ikrarın zamanaşımı def`inden zımni (örtülü) feragat anlamına gelip gelmediğinin değerlendirilmesidir. Bunun yanında yerel mahkeme, davacı yanca borç ikrarını havi olduğu iddia edilerek dayanılan 16.08.1996 tarihli belgeyi de direnme aşamasında aynı çerçevede incelenmiş, bu belge özel dairece de karar düzeltme aşamasında incelenip değerlendirilmiştir.
Mahkeme ilk Hukuk Genel Kurulu Kararı`ndan sonra taraflara delillerini ibraz konusunda mehil vermiş, karşılıklı beyan ve delillerin tespitinden sonra söz konusu belgelerin davalı yan yetkili makamlarınca düzenlenmediği hususunda açık bir itiraz davalı tarafça ileri sürülmemiş, tersine bu yazışmaların borç ikrarını havi belge niteliğinde olmadığı savunulmuştur. Şu durumda uyuşmazlık bu yazışmaların borç ikrarını havi belge niteliğinde olmadığı savunulmuştur. Şu durumda uyuşmazlık bu yazışmaların gerçekten alacaklıya yöneltilmiş borç ikrarını havi nitelikte bir belge sayılıp sayılmayacağının, dolayısıyla zamanaşımı def`inden zımni (örtülü) feragat anlamına gelip gelmediğinin belirlenmesinde düğümlenmiştir. Davacı dayanağı 16.08.1996 ve 24.09.1996 tarihli belgelerin borç ikrarını havi belge niteliğinde olup olmadığının karşılıklı tüm yazışmalar ve gerçekleşen gelişmelerle dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir.
Hemen burada; borç ikrarı kavramına girebilecek irade açıklamasının niteliği eş söyleyişle nasıl olması gerektiği üzerinde durulmalıdır. Bilindiği üzere, borcun ikrarı borçlunun tek taraflı işlemi olup, borçlu fikrinin beyan ve ihzarıdır. İkrar hukuki muameleye benzeyen hukuki bir fiildir. Borcu ikrar eden kimsenin medeni hakları kullanma ehliyetine sahip olması gerekir. Çok defa sonuçlandırıcı bir vakıadır ki bu vakıadan borçlunun kendi borcunun varlığına inandığı anlaşılır. Borçlunun müphem (belirsiz) bir beyanı, örneğin borcu ikrar etmek üzere davet edilen bir borçlunun işi inceleyeceğini, bilgi alacağını söylemesi ikrar değildir. Borçlu borç miktarını kabul etmemekle birlikte borcun varlığını kabul edebilir. (Andre-as Von TUHR, Borçlar Hukuku - Cevad Edege çevirisi - Ankara 1983 Sh. 702 dipnot (5), (6-7-8); Prof. Dr. Kenan TUNÇOMAĞ, Türk Borçlar Hukuku Genel hükümleri, İstanbul 1976, sh. 1285 vd; Hıfzı Veldet VE-LİDEDEOĞLU, Refet ÖZDEMİR, Türk Borçlar Kanunu Şerhi, 1987, Ankara, sh. 305 vd). Borçlu bu irade beyanını alacaklıya karşı yapmalıdır. Borçlunun defterine borcun kaydedilmesi ikrar anlamında değildir. Alacaklıya yönelmiş irade beyanı olmalıdır. Alacaklının borçlunun irade beyanını üçüncü bir kişi aracılığıyla tesadüfen öğrenmesi halinde alacaklıya borçlu tarafından yönelmiş bir irade beyanının varlığından söz edilemez. Ayrıca zamanaşımından feragat açık veya gizli olabilecekken bu sonucu doğuran borç ikrarının ise kesin bir kabul anlamı da içermesi gerekir. Bu husus Hukuk Genel Kurulunun 08.11.1978 gün ve 1977/11-1155 esas, 1978/970 sayılı kararında da açıkça vurgulanmıştır. Kaldı ki kesin olmamakla birlikte alacağın varlığına ve borcun devam ettiğine ilişkin bir irade beyanının yeterli kabul edilmesi halinde dahi davacı dayanağı belgelerin alacağın varlığı ve borcun devam ettiği anlamına gelip gelmediği üzerinde durulmalıdır.
Somut olayda; davacının dayanağı olan 24.09.1996 ve 16.08.1996 tarihli yazılar taraflar arasında gerçekleşen yazışmalar ve Alman Mahkemelerince verilen kararlar birlikte değerlendirildiğinde açıklanan niteliklere sahip borç ikrarı olduklarını kabule olanak bulunmamıştır. Daha açık ifadeyle, 24.09.1996 tarihli belge, yapılan tadilat ve müştemilat ikame işlemleri ile işin mali portesi hakkında rapordan ibarettir. Başka bir anlatımla, davalı iş sahibi, bu belgede herhangi bir borcu kabul ve ikrar etmiş değildir. Yine 16.08.1996 günlü yazıda davalının borcu ikrar eden nitelikte bir beyanı bulunmamakta, bu belgede yer alan "sadece hizmetlerinin sözleşmenin feshi tarihine kadar yerine getirilmiş olduğu kısım için ücret talep etme hakkı mevcuttur..." şeklindeki ifade ile davalının davacıya tavsiye ve yol göstermede bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, somut olayda zamanaşımının geçmesi ve anılan belgenin de borç ikrarını havi nitelikte olmaması nedeniyle, özel daire bozma kararına uyularak davanın zamanaşımı yönünden reddine karar verilmesi yerine anılan belgelere yanlış anlam verilerek işin esası hakkında hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerle ( BOZULMASINA ), karar verildi.
YHGK 18.12.2002 - K.2002/1070